Doğa tehlikede: Toprakların yüzde 80’i madene açıldı
DÊRSIM - Türkiye’nin yüzde 80’inin madencilik faaliyetleri için ruhsatlandırıldığını belirten Çevre Mühendisi Dersim Gül, “Tek başına kalan her mücadele, sermaye ve siyasi gücünün yenemeyebilir” diyerek, ortak mücadele hattının örülmesi gerektiğini söyledi.
Kürdistan ve Türkiye'nin birçok bölgesi, maden projeleri ve enerji santrallerinin tehdidi altında. İktidarın enerji politikalarıyla sermayenin aşırı kâr hırsı ekolojik yıkımı her geçen gün derinleştirirken, çıkartılan yasalarla şirketlerin doğaya verdiği zarar daha da hızlandı.
Yapılan kolaylaştırmalar sonucu 2025 yılında maden ruhsatlandırma sayısı 410 bine yükseldi. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), ülke genelinde 52 kentte bulunan 117 maden sahası için ihale sürecini başlattı. Geçtiğimiz haftalarda Resmi Gazete’de yayımlanan ilana göre, ihale listesinde bulunan toplam 10 Kürdistan kentinde 158 bin 231.8 dekar doğal alan, lV. grup maden sahası olarak maden şirketlerine vermek için ihale açıldı.
Çevre Mühendisi Dersim Gül, son yıllarda artan ekolojik talana ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
SERMAYEYE KOLAYLIK
AKP iktidarı döneminde Maden Kanunu'nda yapılan değişikliklerin uluslararası sermayenin Türkiye'de madencilik yapmasının önündeki engelleri kaldırdığını söyleyen Gül, değişikliklerle şirketlerin çeşitli teşviklerden yararlandığı bir sistem oluşturulduğunu dile getirdi. Bunun baş sorumlusunun AKP iktidarının olduğunu belirten Gül, "Bugün vahşi madencilik olarak Türkiye'nin birçok yerinde karşımıza çıkan çevresel tahribat, halk sağlığı sorunları, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe yaşatılan tahribatlar, kamu kaynaklarımızın heba edilmesi, bir çeşit rant projesi olarak gündeme gelen bu projelerden oluşan bu sorunların ana kaynağını madencilik politikaları oluşturuyor. Dünyada çeşitli madencilik firmaları ülkemize özel ilgi göstermeye başladılar. Son yıllarda özellikle metal madenciliği ve altın madenleri konusunda resmen ülkemiz işgal edilmiş durumda" dedi.
'TAHRİBATIN ÖNÜNE GEÇİLMELİ’
Ülke coğrafyasının yüzde 80-90’ının madencilik faaliyetleri için ruhsatlandırıldığını aktaran Gül, "Bugün Kırşehir'de Demir Export'un altın madeni projesinden tutalım da Karadeniz, Akdeniz, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde projelerin büyük çoğunluğu kamu yararı içermiyor. Bu projeler tam tersi ülkemize hem bütçesel hem de ekolojik açıdan büyük zararlar verecek. Biz bu projelere karşı uzunca bir süredir kendi meslek alanımızdan gelen bilgi birikimi ve kamucu, toplumcu politikalar doğrultusunda karşı çıkıyoruz. Yine yanlış proje ve uygulamalarla hukuksal düzeyde mücadele ediyoruz, davalar açıyoruz. Bu noktada Türkiye'de gelişen vahşi madenciliğin aslında kontrollü, bilimsel, teknik ve ülkenin genel menfaatleri açısından kurgulanan bir ihtiyaçlar hiyerarşisine göre tanımlanmadığını, tam tersine sermaye sınıfına bir meta olarak, bir kar alanı olarak sunulduğu; uluslararası madencilik şirketleri üzerinden de bu kapının ardına kadar açıldığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu tahribatın önüne artık geçilmesi gerekiyor" ifadelerini kullandı.
‘DİRENİŞ HATTI ÖRÜLMELİ’
Madencilik ve doğa koruma politikalarının yeniden ele alınması gerektiğinin altını çizen Gül, bu değişimle birlikte aynı zamanda bir direniş hattının da örülmesi gerektiğini vurgulayarak, ekledi: "Çünkü tek başına kalan her mücadele, sermaye gücünün ve arkasındaki siyasi gücünün yenemeyebiliyor. Hukuksal mücadeleye tek başına güvenemeyiz. Burada halkın mücadelesi; Türkiye'nin geleceği açısından çok büyük önem arz etmektedir. Büyük bir tehlike bizi bekliyor. Zaten şimdiye kadar yaşadığımız süreç oldukça yıpratıcı, tahrip edici bir süreç. Aynı zamanda meralarımız, tarım arazilerimiz, madencilik ruhsatının verildiği sahalar içerisinde yer alan kentsel alanlarımız, sulak alanlarımız, korunması gereken alanlarımız ruhsat sahalarının içerisinde. Burada kişilere tapu olan sahalar da var. Yani kendi tarlalarımız, şahsi arazilerimiz de var. Bir taraftan da bu bir el koyma süreci olarak gerçekleşiyor. Nasıl gerçekleşiyor? Bu tahribat önümüzdeki yıllarda biraz daha artacak. Çünkü geçtiğimiz sene Meclis’ten ‘Süper İzin Yasası’ olarak geçen kanun, madencilik şirketlerine kapıları sonuna kadar açmış durumda."
‘AVRUPA DOĞA İÇİN KAYNAK AYIRIYOR’
Dünyanın aksine Türkiye'de doğanın menfaatine aykırı bir şekilde ilerleyen kamusal çıkarlar süreci olduğunu belirten Gül, "Örneğin Avrupa bugün madencilik faaliyetleri, büyük enerji projeleri ya da büyük sanayilerden kaynaklı yaşanan çevresel tahribatın ekosistemleri tükenme noktasına getirmiş olma gerçeğiyle birlikte buradaki faaliyetlere belli düzeyde sınırlamalar getirmekle meşgul. Yani madencilik faaliyetleri ile tahrip olmuş meralar, orman alanları, sulak alanlar şu an büyük bütçe ve ödeneklere ayrılarak koruma altına alınıyor. Örneğin Avrupa'da 'Nature 2000' adı altında bir koruma planı projesi var. Haritalandırılmış ve Avrupa'da korunması gereken bütün alanlar bu haritaya işlenmiş durumda. Sadece koruma değil bu alanlarda tahrip olmuş yani madencilik faaliyet ya da enerji projeleri gibi yanlış uygulamalar dolayısıyla bu alanlardaki biyoçeşitlilik ve habitat başta olmak üzere tahrip olmuş alanın yeniden restore edilmesi ve iyileştirilmesi ile ilgili çalışmalar da yürütülüyor. Bunun için Avrupa'da milyarlarca dolarlık bütçeler ayrılıyor” diye belirtti.
BİYOÇEŞİTLİLİK KAYBI
Munzur Vadisi Milli Parkı gibi tescili önemli doğa alanları, tescil edilmemiş ama bilimsel ve akademik çalışmalar açısından kanıtı ispatlanmış alanların korunması için özel bir çaba sarf edilmesi gerektiğini belirten Gül, “Bu alanların mevzuat düzeyinde korunması gerekiyor. Eğer bu alanları tahrip etmeye devam edersek büyük bir biyoçeşitlilik kaybı yaşanır" diye belirtti.
MA / Uğurcan Boztaş